Mimarlık tarihine baktığımızda, güç ve iktidarın sembolü olarak sürekli yükselen anıtsal yapılar görürüz. Antik saraylar, devasa katedraller, modern plazalar ve gökdelenler... Bu yapılar, büyüklükleriyle insanı büyülemeyi ama aynı zamanda onu ezmeyi ve küçültmeyi amaçlar. Oysa mimarlığın asıl varoluş sebebi insanı korumak, onu sarmalamak ve ona huzurlu bir yaşam alanı sunmaktır. Bu da ancak "insan ölçeği" (human scale) ile mümkündür.
İnsan ölçeği, bir mekanın boyutlarının, insanın fiziksel beden ölçüleri ve duyusal algı sınırlarıyla kurduğu uyumdur. Uzanabileceğimiz bir rafın yüksekliği, oturup manzarayı izleyebileceğimiz bir pencere eşiğinin derinliği, adımlarımızın ritmine uygun merdiven rıhtları... Mekan bu insani ergonomiye yaklaştıkça kullanıcı kendini daha güvende, daha evinde hisseder. Ölçüler çığırından çıktığında ise yabancılaşma ve tekinsizlik duygusu başlar.
"İnsan, her şeyin ölçüsüdür. Bir yapıyı tasarlarken de çıkış noktamız insanın elinin uzanma mesafesi ve gözünün hizası olmalıdır."
Duyusal Ergonomi ve Samimi Mekanlar
İnsan ölçeği sadece metrelerle ölçülmez; duyusal olarak da algılanır. Bir tavan yüksekliğinin 2.70 metre olması ile 5 metre olması insanda farklı duygusal tepkiler yaratır. Yüksek tavanlar ferahlık sunarken, alçak tavanlar korunaklılık ve samimiyet hissi verir. Bu yüzden salonları geniş ve yüksek tasarlarken, yatak odalarını veya okuma köşelerini daha basık kurgulamak insanın psikolojik ihtiyaçlarına cevap verir. Işığın yayılımı ve seslerin yankılanma süresi de insan ölçeğine göre ayarlanmalıdır.
ARKHE olarak tasarımlarımızda "insan gözü hizasından" düşünmeyi ilke ediniriz. Drone kameralarıyla çekilen kuş bakışı görseller yerine, yapının kapısına yaklaşan bir insanın ne göreceği, kapı koluna dokunduğunda ne hissedeceği bizim için önemlidir. Projelerimizde anıtsallık yarışına girmek yerine, insanın adımlarıyla, bakışıyla ve dokunuşuyla bütünleşen samimi sığınaklar tasarlıyoruz. Çünkü inanıyoruz ki en prestijli mimari, insanı ezmeyen ama onu yücelten mimaridir.