Işık, satın alınamayacak en kıymetli mimari malzemedir. Bir mekana ruh üfleyen, duvarların dokusunu gözler önüne seren ve zaman algısını değiştiren yegane güçtür. Ancak günümüzde yapay aydınlatma teknolojilerinin sunduğu kolaylıklar nedeniyle, doğal gün ışığı ile tasarım yapma becerisi arka planda kalmaktadır. Bizim için mimarlık, gölge ile ışığın dansını yönetmektir.
Doğal ışık statik değildir; güneşin gökyüzündeki yolculuğuna paralel olarak sürekli hareket eder ve renk değiştirir. Sabahın erken saatlerindeki soğuk mavi tonlar, öğlenin parlak ve sert beyazlığı, akşamüstü süzülen altın rengi sıcaklık... Yapının pencerelerini ve ışıklıklarını tasarlarken, bu zamansal geçişleri odaların işlevleriyle bütünleştiririz. Sabah uyanılan yatak odasının ilk ışıkları karşılaması, çalışma odasının ise gözü yormayan dolaylı kuzey ışığını alması gerekir.
"Mimarlık, ışık altında bir araya getirilen kütlelerin doğru, görkemli ve kusursuz oyunudur." - Le Corbusier
Gölgenin Gücü ve Dikey Işık Kuyuları
Işığı anlamlı kılan, gölgedir. Tamamen aydınlık, gölgesiz bir mekan derinliğini ve gizemini yitirir. Bu nedenle pencerelerin boyutlarından ziyade, ışığın içeri girerken çarptığı yüzeyler önemlidir. Pürüzlü bir taş duvar üzerine düşen gün ışığı, taşın üzerindeki her yontu izini, malzemenin pürüzünü bir tablo gibi sergiler. Taş Kütüphane projemizde yaptığımız dikey ışık kuyuları, çatıdan süzülen ışığın derin taş duvarlarda süzülmesini sağlayarak mekana adeta kutsal bir kütüphane atmosferi kazandırdı.
Doğal ışıkla tasarlamak, yapının enerji tüketimini azaltmanın da en sürdürülebilir yoludur. Güneşin kışın alçak açılarından yararlanıp iç mekanları ısıtmak, yazın ise saçaklarla dik güneş ışınlarını engelleyip serinliği korumak pasif iklimlendirmenin temelidir. ARKHE olarak yapılarımızı tasarlarken gün ışığını sadece aydınlatma aracı olarak değil, insanın biyolojik saatiyle uyum sağlayan ve mekanı yaşayan bir organizmaya dönüştüren ana malzeme olarak ele alıyoruz.