Bilgisayar destekli tasarım yazılımlarının (CAD) ve üç boyutlu modelleme araçlarının egemen olduğu günümüz mimarlık dünyasında, el çizimi ve eskiz yapmak genellikle geçmişe ait nostaljik bir alışkanlık olarak görülüyor. Oysa bizim için eskiz, mimarın zihni ile kağıt arasındaki en kısa ve en samimi köprüdür. İlk çizgi, yapının gelecekteki ruhunu taşıyan gen haritasıdır.
Eskiz kağıdına dokunan kurşun kalemin çıkardığı o hafif hışırtı, mimarın coğrafyayla, araziyle kurduğu ilk fiziksel diyalogdur. Bilgisayar ekranlarındaki kusursuz, milimetrik çizgiler yaratıcı zihni sınırlandırabilir. Oysa eskiz, karalamalar, hatalar ve belirsizlikler barındırır. Bu belirsizlik, mimara yeni yollar, beklenmedik perspektifler sunar.
"İlk eskiz, bir binanın tüm teknik karmaşıklığından önceki en saf halidir. Fikir orada doğar, orada nefes almaya başlar."
Karakalemle Şekillenen Mekan Hacimleri
Bir yapının ilk karalamasını çizerken, sadece duvar çizgileri çekmeyiz. Rüzgarın geçeceği boşlukları, güneşin duvara vurma açısını, insanın yapının etrafında nasıl döneceğini çizeriz. Kalemin bastırılış gücü, o bölgedeki kütlesel ağırlığı simgeler. Silik çizgiler ise şeffaflığı ve doğaya açılan pencereleri temsil eder. Bu el işi süreç, binaya insani bir ölçek kazandırır.
ARKHE atölyesinde, bir projeye başlarken bilgisayarları günlerce açmayız. Masalarımız parşömen kağıtları, kurşun kalemler ve maket bıçaklarıyla dolar. Vadi Evi'nin orman yamaçlarında bir kuş gibi asılı duran kütlesi de, Taş Kütüphane'nin yer altındaki dikey ışık kuyusu da ilk olarak bu ham eskizlerin üzerinde şekillendi. Çünkü inanıyoruz ki, ilk çizgisi elle çizilmemiş bir yapı, kalbi atmayan bir bedenden farksızdır.